21 Tem 2009

DİL İLE İLGİLİ ATASÖZLERİ DEYİMLER ÖZDEYİŞ


DİL İLE İLGİLİ ATASÖZLERİ DEYİMLER ÖZDEYİŞ


Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez.
Bilğisiz insan meyvesiz ağaca benzer.
Bilinmedik iş ya karın ağrıtır ya baş.
Bilmediği beş vakit namaz, bilirde yanına varmaz.
Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıptır.
Bin bilsen de bir bilene danış.
Bin ölçüp bir biçmeli.
Binde bir gelinen yere gül döşerler, her gün gelinen yere kül döşerler.
Bir adamın adı çıkacağına, canı çıksın.
Bir ağaçta gül de biter, diken de.
Bir ağaçtan, oklukta çıkar boklukta.
Bir ağızdan çıkan, bin ağza yayılır.
Bir bulutla kış gelmez...
Bir dalın gölgesinde bin koyun eğlenir.
Bir dirhem et, bin ayıp örter.
Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
Bir elin verdiğini, öbür elin duymasın.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.
Bir işe başlamak, bitirmenin yarısıdır.
Bir koyun başı pişinceye kadar, kırk kuzu başı pişer.
Bir koyundan iki post olmaz.
Bir musibet bin nasihatten iyidir.
Bir nalına vurur, bir mıhına.
Bir yerim diyenden birde yemem diyenden kork.
Bir yiğit kırk yılda meydana gelir.
Biri eşikte, biri beşikte.
Birlikten kuvet doğar.
Bitli baklanın kör alıcısı olur.
Bize gelince yiyip içelim, size gelince gülüp gecelim.
Boğulursan büyük suda (denizde) boğul.
Borç yiğidin kamçısıdır.
Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmektir.
Boş duranı Allah’da sevmez kuluda.
Boşboğazı cehenneme atmışlar, ‘odun yaş’ diye bağırmış.
Boşboğazın sigarası yanmaz.
Bugün bana ise yarın sana.
Bugünkü işini yarına bırakma.
Bugünkü tavuk, yârinki kazdan iyidir.
Bülbülü altın kafese koymuşlar "vatanım" demiş.
Bülbülün çektiği; dili belasıdır.
Büyük ekmek, büyük bezeden olur.
Büyük lokma ye, büyük söz söyleme.
Büyük zekalar birlikte düşünürler.
çağırılan yere erinme, çağırılmadığın yere görünme.
çağrılmadık yere, çörekçi ile börekçi gider.
Cahile söz anlatmaktansa, deveye hendek atlatmak iyidir.
Cahilin dostluğundan, alimin düşmanlığı iyidir.
Cahille arkadaş olma küstürün, cam kırığıyla kıçını silme kestirirsin.
çalışan demir pas tutmaz.
Cami ne kadar büyük olsa da imam bildiğini okur.
çamura taş atma üstüne sıçrar.
Can boğazdan gelir.
Can çıkar huy çıkmaz.
Can çıkmadan ümit kesilmez.
Canı kaymak, isteyen mandayı yanında taşır.
Canı yanan eşek atı geçer.
çatal kazık yere batmaz.
çiftçilik, eşeğin kuyruğuna benzer, ne uzar ne kısalır.
çingene ciğer pişirir, yemeden karnını şişirir.
çingenenin ipini, kendisine çektirirler.
çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış.
çıngıraklı deve kaybolmaz.
çıracı olsam ay akşamdan doğar.
çocuğu işe gönder, peşinden sen git.
çok söyleme arsız edersin, aç bırakma hırsız edersin.
çok söz yalansız, çok para haramsız olmaz.
çok yaşayan bilmez çok gezen bilir.
çubuk iken çıtlamayan, hezen iken kütlemez.
çürük iple kuyuya inilmez.
çürük tahtaya çivi çakılmaz.
Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur.
Damlaya damlaya göl olur.
Danışan dağlar aşar, danışmayan yolda şaşar.
Davetsiz gelen döşeksiz oturur.
Davulun sesi uzaktan güzel gelir.
Deme dostuna, der dostuna. Bir gün olur tuz basarlar postuna.
Demir nemden insan gamdan çürür.
Demir tavında dövülür.
Deniz sevilirde, densiz sevilmez.
Denize düşen yılana sarılır.
Derdini söylemeyen derman bulamaz.
Dereyi görmeden paçayı sıvama.
Deveyi yardan atlatan, bir tutam ottur.
Dibi görünmeyen sudan geçme.
Dinsizin hakkından imansız gelir.
Dinsizin ipi ile Kuyuya inilmez.
Doğru söyleyeni Dokuz köyde kovarlar.
Doğru söyleyenin bir ayağı üzenğide gerek.
Döğüşerek pazarlık et , güle güle ayrıl.
Domuzdan post gavurdan dost olmaz.
Dost acı söyler.
Dost başa düşman ayağa bakar.
Dost kara günde belli olur.
Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.
Düşenin dostu olmaz.
Düşman ayağa dost basa bakar.
Düşmanın karıncaysada kork.
Dut kurusuyla yar sevilmez.
Eceli gelen köpek cami duvarına işer.
Eğri oturalım doğru konusalım.
Arkadaş dediğinin gölgesinde suç islenir.
Arkadaşını söyleki, sana kim olduğunu söyleyim.
Arkadaşlık pazara kadar değil mezara kadardır.
Arkalı it kurdu boğar.
Armudu sapıyla, üzümü çöpüyle, pekmezi küpüyle.
Arpa ekinde buğday bekleme.
Aş kaşık ile, iş keşik ile.
Aş sabahın iş sabahın.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.
Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, aslı ayrandır.
Asıl azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, onunda aslı ayrandır.
Aşk olmayınca meşk olmaz.
Aslan yattığı yerden belli olur.
Aslında olan tırnağına getirir.
At alırsan yazın, deve alırsan güzün, avrat alırsan gezin ha gezin.
At binenin kılıç kuşananındır.
At ile avrat yiğidin ikbalindendir.
At karnından yiğit burnundan bellidir.
At olacak tay yürüyüşünden belli olur.
At ölür de, itler bayram eder
At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır.
At sahibinin altında kişner.
At ver hısım ol, kız ver hasım ol.
At yedi günde, it yediği günde belli olur.
At, sahibine göre kişner.
Ata binmek bir ayıp, inmek iki ayıp.
Ata et, ite ot verilmez.
Atasözü tutmayan, uluya uluya kalır.
Ateş düştüğü yeri yakar.
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Atı alan üsküdar'ı geçer.
Atılan ok geri dönmez.
Atımın anlı sakar, lakabını ele takar.
Atın iyisi arkadan gelmez.
Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.
Atın ölümü arpadan olsun.
Atlar tepişirken arada eşekler ezilir.
Atlı, itli sığmış, bir çocuk sığmamış.
Avradı er zapdetmez, ar zapt eder.
Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar.
Ay bozmaz, süt kokmaz. Kokarsa ayran kokar, çünkü aslı süttür.
Ayağa değmedik taş, başa gelmedik iş olmaz.
Ayağın sığmayacağı yere baş sokulmaz.
Ayağını yorganına göre uzat.
Aydan gelen halı üstüne, günde gelen kül üstüne.
Az menfaat çok zarara mal olur.
Az sabırda, çok keramet vardır.
Az tamah, çok ziyan getirir.
Az veren candan çok veren maldan verir.
Az yaşa, uz yaşa, akıbet gelecek başa.
Azan mevlasınıda bulur, belasınıda.
Azı bilmeyen çogu hiç bilmez.
Azıcık aşım, kaygısız başım.
Azıksız yola çıkanın, iki gözü el torbasında olur.
Azıtmış, kudurmuştan beterdir.
Azman olma, uzman ol.
Baba koruk yer, oğlunun dişi kamaşır.
Baba mirası yanan mum gibidir.
Baba oğula bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir cıngıl üzüm vermemiş.
Baban bana öğüt verirken, ben inek gözünde kırk sinek saydım.
Babası ölen bey, anası ölen kadın olur.
Bağ dua değil, çapa dua ister.
Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun.
Bağa gir izin olsunki, yemeye yüzün ola.
Bağlı aslana tavşan bile hücum eder.
Baht olmayınca başa, ne kuruda biter, nede yaşta.
Bakacağın yüze sıçma, sıçacağın yüze bakma.
Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.
Bakkal ölenin borcunu, diriye ödettirir.
Bakmadan usta olunsaydı, kediler kasap olurdu.
Bal döksen yalanır.
Bal olan yerde sinek de bulunur.
Bal tutan parmağını yalar.
Bal, bal demekle ağız tatlanmaz
Balı parmağı uzun olan değil, kısmeti olan yer.
Bana benden olur, her ne olursa, başım rahat bulur, dilim durursa.
Baş başa, baş da padişaha bağlıdır.
Baş nereye giderse, oyak oradadır.
Başıma uymayan takke elin olsun.
Başındaki fese bak, girdiği kümese bak.
Başını ecemi berbere teslim eden, cebinde pamuk eksik etmesin.
Baskın basanındır.
Baskısız yongayı yel alır.
Başsız evin köpeği çok havlar.
Bastığın yer bayram olsun.
Bazen inek, erkek; bazen de dişi doğurur.
Bedava sirke baldan tatlıdır.
Bekâr gözü ile kız alınmaz.
Bekâra karı boşamak kolay gelir.
Beleş peynir fare kapanında bulunur.
Belli düşman, gizli dosttan yeğdir.
Benden sana öğüt, ununu elinle öğüt.
Benim adım Hıdır, elimden gelen budur.
Benim sakalım tutuştu, sen cigara yakmak istersin.
Beş kuruşluk fener o kadar yanar.
Beş parmağın beşi bir değildir.
Besle kargayı oysun gözünü.
Besledik büyüttük danayı, şimdi tanımaz oldu anayı, babayı.
Beyaz saç, aklın değil yaşın işaretidir.
Bıçak sapını kesmez.
Eken biçer, konan göçer.
Ekmeğin büyüğü hamurun çoğundan olur.
El ağzı ile çorba içilmez.
El deliye, bende akıllıya muhtacım.
El elden üstündür.
El elin eşeğini türkü çağırarak arar.
El yarası onar Dil yarası onmaz.
El yumrugu yemeyen, kendi yumrugunu balyoz sanar.
Eli dar olanın, dili kısa olur.
Eli doluya: ağa buyur, eli boşa: ağa uyur.
Eli ile köfte yuvarlıyor, gözü kırık kovalıyor.
Elin ile koymadığını kaldırma.
Emanet (Amanat) ata binen, tez iner.
Eşek hoşaftan ne anlar. Suyunu içer. denesini (tanesini) kor.
Et tırnaktan ayrılmaz.
Evladı ben doğurdum ama, gönlü benim değilki...
Fakir parasız olan değil akılsız olandır.
Fakirin tavuğu tek tek yumurtlar.
Garip kuşun yuvasını Allah yapar.
Geçtiğin köprüleri yakma.
Gelin ata binmişde, görkü kimin kapıya inmiş.
Gem almayan atın ölümü yakındır.
Gerçek dost kötü günde belli olur.
Gergin ip, çabuk kopar.
Gitti ağalar paşalar, kellere kaldı köşeler.
Gizliden gebe kalan, aşikâre doğurur.
Göğe direk, denize kapak olmaz.
Görünen dağın uzağı olmaz.
Görünen köy kılavuz istemez.
Gözün ile görmediğini söyleme.
Gülme komşuna gelir başına.
Güneş giren eve hekim girmez.
Güzel gözünden, yiğit sözünden belli olur.
Harman yel ile, düğün el ile olur.
Hasta yatan değil, eceli gelen ölür.
Havada ahreni ile uçmayan kuşun sesi havadan değil, tavadan gelir.
Haydan gelen huya gider.
Hazıra hanak, pişmişe konak.
Hem kız, hem baldırı düz hem de ucuz olur mu.
Her akla geleni işleme her ağacı taslama.
Her işin başı sağlık.
Her işte bir hayır vardır.
Her koyun kendi bacağından asılır.
Her kuşun eti yenmez.
Her şakanın altında bir gerçek yatar.
Her şeyin yenisi,dostun eskisi.
Her taş baş yarmaz.
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır
Her zamanı bir sayma.
Herkes aklını pazara çıkarmış,yine kendi aklını beğenmiş.
Horoz ölür gözü çöplükte kalır.
Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.
İğneyi kendine,çuvaldızı ele batır.
İki cambaz bir ipte oynamaz.
İnsan kocar, gönlü kocamaz.
İnsan konuşa konuşa,hayvan koklaşa koklaşa
İnsan sözünden,hayvan yularından tutulur.
İp inceldiği yerden kopar.
Irmak kenarına çeşme yapılmaz.
Irmaktan geçerken at değiştirilmez.
Isıracak it dişini göstermez.
Isıracak köpek dişini göstermez.
Islanmışın yağmurdan korkusu olmaz.
İşleyen demir ışıldar.
İstediğini söyleyen,istemediğini işitir.
İstemek bir ayıp, vermemek iki ayıp.
İsteyenin bir yüzü kara , vermeyenin iki yüzü kara.
İt ite buyurur, itte kuyruğuna.
İt iti ısırmaz.
İt kağnının gölgesine yatmışta, ne koyu gölgem var demiş.
İt utansa don giyer.
İti an çomağı hazırla.
İyi insan lafının üzerine gelirmiş.
İyilikle uslanmıyanın sonu kötektir (Dayak).
Kafirden hacı, elden bacı olmaz.
Kakma el kapısını el ucuyla, yiterler kapını var (olanca) gücüyle.
Kalem kılıçtan üstündür.
Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu.
Karga bülbülü taklit edeyim derken, ötmeyi unutmuş.
Karnıyın doymayacağı yere, açlığını bidirme.
Kasap et derdinde koyun can derdinde.
Kasap sevdiği postu yere vurur.
Kaşıkla verip, sapıyla gözünü çıkartma.
Katranı kaynatsan olurmu şeker, cinsi batasıca mutlaka cinsine çeker.
Kaz gelecek yerden Tavuk esirgenmez.
Kazma kuyuyu, kazarlar kuyunu.
Keçinin canı sopa isteyince, çobanın değneğine (sopasına) sürtünür.
Kel yanında kabak anılmaz.
Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al.
Kendi düşen ağlamaz.
Keskin sirke küpüne zarar verir.
Kılıç kınını kesmez.
Kimi yer, kimi bakar. Kıyamet ondan kopar.
Kırk hırsız bir çıplağı soyamaz.
Kırk yıl ecel yağsa, eceli gelen ölür.
Kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi.
Kızım sana diyorum, gelinim sen anla.
Kızını dövmeyen dizini döver.
Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.
Köpeğe dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak hayırlıdır.
Köpeklerin duası kabul olsa gökten kemik yağar.
Köpeksiz köy buldu değneksiz gezer.
Köprüyü gecene kadar, ayıya dayı de.
Körler sağırlar birbirini ağırlar.
Kötü tarlanın verdiğini, yiğit kardeş vermez.
Kurt kocayınca köpeğin maskarası olur.
Kurt kuzu kaptığı yeri dokuz defa yoklar.
Kurunun yanında yaş da yanar.
Lafla peynir gemisi yürümez.
Leyleğin günü lak lak ile geçer.
Lokma karın doyurmaz, şefaat artırır.
Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır.
Minareyi çalan kılıfını hazırlar.
Namazda meyli olanın, kulağı ezanda olur.
Nasihat vereceğine, para ver.
Nazar insanı mezara , hayvanı kazana götürür.
Ne ekersen onu biçersin.
Ne verirsen elinle, o gider seninle.
Nokta kadar menfaat için, virgül kadar eğilme.
öfke gelir gider, kelle gider gelmez.
öfke ile kalkan zarar ile oturur.
öksüz kuzu, toklu olmaz.
Okumayı sevmeyene dokuz hoca az.
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.
Para insana dil, elbise insana yol öğretir.
Parasız pazara, kefensiz mezara gidilmez.
Paraya nereye gidiyorsun demişler, çoğun olduğu yere demiş.
Pire itte (köpekde), bit yiğitte bulunur.
Pis boğaz ile boş boğaz, beladan kurtulmaz.
Rüzgar eken Fırtına biçer.
Sabır eden derviş muradına ermiş.
Sakalda keramet olsa, keçi şehlik ederdi.
Sakla samanı gelir zamanı.
Saman elin se samanlık senin
Şaşkın ördek, tersine doğru yüzer.
Sayılı koyunu kurt kapmaz.
Sen kendini övme el seni övsün.
Şimşek çakmadan gök gürlemez.
Sinek küçük ama, mide bulandırır.
Soğuk su, sıcak aş - diş düşmanı, genç avrat koca herifin baş düşmanı.
Sopayı yiyen eşek, atı geçer.
Söyle arkadaşını söyleyeyim sana seni.
Söyleme dostuna, oda söyler dostuna. Bir gün olur kül basarlar postuna.
Söylemeyen ağız, söyleyen ağzı yorar.
Söz büyüğün sus küçüğün.
Söz gümüş sükut altın.
Söz var insanı yola getirir, söz var insanı yoldan çıkartır.
Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir.
Su akarken testini doldur.
Su akmayınca durulmaz.
Su testisi su yolunda kırılır.
Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer.
Tartılırsan denginle tartıl.
Taşıma su ile değirmen dönmez.
Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.
Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış.
Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.
Tembele iş buyur sana akıl öğretsin.
Tereciye tere satılmaz.
Tilkinin dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır.
Tırnağın varsa başını kaşı.
Tok açın halinden anlamaz.
Tok ağırlaması güçtür.
Topalla gezen aksama öğrenir.
Tosya’ya tuza gideyim derken, evdeki bulgurdan olma.
Ucuna bak bezini al, anasına bak kızını al.
Ucuz alan pahalı alır.
Ummadığın taş baş yarar.
Umut fakirin ekmeğidir.
ürümesini bilmeyen it, sürüye getirir kurt.
üzüm üzüme baka baka kararır.
üzümünü ye bağını sorma.
Vakit nakittir.
Vakitsiz öten horozun başını keserler.
Var ne bilsin yokun halinden.
Varsa pulun,herkes kulun;yoksa pulun,dardır yolun.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Yalın varsa karnına, çulun varsa sırtına.
Yalnız taş duvar olmaz.
Yanlış hesap Bağdat'tan döner.
Yarım hekim candan ,yarım hoca dinden eder
Yazın başı pişenin,kışın aşı pişer
Yazın eli yaş olanın, kışın ağzı yaş olur.
Yemeye hazır dayanmaz.
Yiğidi öldür hakkını yeme.
Yöğrük at yemini artırır.
Yol üstüne bostan ekme el için, kocalıkta (ihtiyarlıkta) avrat alma el için.
Yol yürümeyle, borç ödemeyle biter.
Yola giden yorulmaz.
Yolu yordamıyla, ormanı baltayla.
Yuvarlanan taş, yosun tutmaz.
Zahmetsiz rahmet olmaz.
Zaman sana uymazsa sen zamana uy.
Zararın neresinden dönersen kârdır.
Zemheride yoğurt isteyen, cebinde bir inek taşır.
Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.
Zengin dağlar aşar, olmayan yolda şaşar.
Zengine bir kıvılcım, güzele bir sivilce yetermiş.
Zenginin horozu bile yumurtlar.
Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar.
Zor kapıdan girerse, şeriat bacadan çıkar.
Zora dağlar dayanmaz.
Zorla güzellik olmaz.
Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir....

20 Tem 2009

Türkçenin Dünü Bugünü


Türkçenin Dünü Bugünü ve Yarını / Dr. Efrasiyap GEMALMAZ
Türkçe nedir? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Evet. Türkçe, herşeyden önce bir dildir. O halde, Türkçenin dününü, bugününü ve yarınını anlatmadan önce dil denilen şeyin ne olduguna bir göz atmak yerinde bir davranış olacaktır.

1. Dil nedir, ne değildir?

Dil her şeyden önce bir avadanlık, bir alet takımıdır. Dil dedigimiz bu takımın duruma göre seslerden, duruma göre harflerden oluşturulmuş aletlerini (kelimelerini, eklerini, edatlarını) usulüne (gramerine) göre kullanarak biribirimizle haberleşiriz.. Biribirimiz üzerinde etkili oluruz. Şu salonun kapısını açık/kapalı konuma getirmenin şu anda benim için iki yolu vardır: Birincisi, benim bulundugum bu yerden ayrılıp, gidip elimle kapıyı istedigim konuma getirmek; ikincisi ise, sizlerden birisine kapıyı istedigim konuma getirmesini söyleyerek istedigim sonuca ulaşmaktır. İlk durumda, kapıyı istedigim konuma getirmek için kendi ayaklarımı, ellerimi ve kapının elcegini; ikincisinde ise, seslendirme organlarımı kullanarak aranızdan birisinin ayaklarını, ellerini ve yine kapının elcegini kullanmış olurum.

Her avadanlıkta, her aletin kendisine özgü -kullanım kılavuzunda belirtilen- bir yapısı ve kullanımı vardır. Bir avadanlık olarak ele aldıgımız dilin de her ögesinin -bundan böyle dilin aletlerinden her birini öge olarak adlandıracagız.- kendisine özgü bir yapısının ve kullanımının olması tabiidir. Bir dilin ögelerini kullanmayı, bir zanaatın aletlerini kullanmayı ögrendigimiz gibi ya sınama yanılma yoluyla ya da kullanım kılavuzunu -dilin gramerini- adım adım izleyerek ögreniriz. Bu yollardan ilkine anadilimizi, ikincisine ise daha çok bir yabancı dili ögrenirken baş vururuz; ve muhakkak bir çıraklık (ögrencilik) devresi geçiririz. Çok küçük yaşlarda anadilimizi ögrenirken de bol bol sınama yanılma imkanı buldugumuz bir çıraklık devremiz vardır. Çevremizde bize göre usta sayılabilecek anamız, babamız, belki abilerimiz, ablalarımız, hısım, akraba, aile dostlarımız, herhangi bir şekilde tanıdıklarımız, tanımadıklarımız bulunur. Bunların dil dedigimiz avadanlıgın ögelerini kullanma tarzlarını, aldıkları sonuçları gözlemler ve bu ögeleri onlar gibi kullanabilmek için çabalar dururuz. Bütün bu çabalarımızın sonunda, biz de, yerine göre, çatalı, bıçagı; yerine göre, tası, taragı; yerine göre, keseri, kerpeteni kullanmayı ögrendigimiz gibi, dil ögelerini de edinip ve kullanmayı ögrenip ustalar arasında yerimizi almaya çalışırız. Onu bir ölçüde kendimize özgü kılar; özelleştiririz. "Üslup", "dili kullanım tarzı" dedigimiz şey de budur işte.

Bir dili kullanmada her isteyen ustalıgın en yukarı mertebesine ulaşamaz. Bu yüzden her zanaatta oldugu gibi, dili kullanmada da ustalık çeşitli ölçütlere göre derecelendirilir. Çogumuzun ustalıgı anadilimiz konusunda da amatörlük seviyesini aşamaz. Aramızdan bazıları, doguştan getirdikleri dili ögrenme ve kullanma yetilerini geliştirerek, bu alandaki ustalıklarını zanaatkarlık seviyesinden sanatkarlık seviyesine yükseltirler. Yani dili kendilerine özgü kılmaları, özelleştirme tarzları insanlar arasında bunlara bir ayrıcalık kazandırır. Bunlar, söz konusu dilin hatipleri, şairleri, yazarlarıdır. Bir dil, bu sanatkarlar sayesinde itibarlı ve kullanımda olur. Sıradan olmayanlar, sıradan olmayan ihtiyaçlarını karşılamak için dili geliştirirler; ona yeni ögeler (aletler) katarlar; onun ögelerini alışılmışın dışında kullanmanın yollarını bulurlar.

Bildigimiz kadarıyla, yüksek seviyede bir dili kullanmak insana özgüdür. İnsan dogar, yaşar ve ölür; çünkü canlıdır. Dil ise, ilk insanla beraber bir kere dogmuştur; belki son insanla beraber bir kere de ölecektir. Dünyaya gözünü açan her saglıklı insan onu hayatta bulur; özelleştirir; gözünü kapayan her insan da onu hayatta, terekesinin en kalıcı parçası olarak bırakır. Bir bakıma, dil ölmez; ebedidir. O, insanın degil, bütün insanlıgın malıdır.

İnsanlar yeryüzünde dagıldıkça, farklı ortamlardan kaynaklanan farklı aletlere ve aletlerin farklı kullanımına ihtiyaç duydukları gibi, farklı dil ögelerine ve dil ögelerinin farklı kullanımlarına da ihtiyaç duymuşlar ve duymaktadırlar. Bu ihtiyaçlar, zamanla, aletler için degişik avadanlıkların oluşturulması gibi, dil ögeleri ve kullanımları bakımından da degişik dillerin oluşmasına yol açmış ve açmaktadır. Sanki her insan kendi ihtiyacı olan avadanlıklarını oluştururken, kendi dillerini de oluşturur. Evet, her insanın, degişik ortamlarda, degişik durumlarda kullandıgı birden fazla dili oldugunu söylemek yanlış olmaz.

İnsanlar dünya üzerine serpiştirilmiş bagımsız adalar gibidir. Ancak, avadanlıklar ve diller sayesinde, bir ölçüde bagımsızlıklarını yitirmelerine karşılık birleşerek güç oluştururlar. Bu yüzdendir ki, insanlar ve insan toplulukları arasındaki sınırlar kesin bir şekilde çizilebilse bile, diller arasında böyle sınırlar çizmek pratik açıklamalar getirme dışında pek mümkün görülmemektedir. Nihayet, günümüz dünyasında, devletlere ve bir ölçüde milletlere iyi kötü birer sınır çizilebilmiş, ancak dillerin kullanımına sınır çizilememiştir. Bu bakımdan, dil birligini, millet olmanın şartı degil, bir ihtiyacı olarak görmek daha dogru olur.

Dil bir silah gibidir. Silahla, nasıl bir düşmanla savaşabilir, hem de kendimizi öldürebilirsek; dille de, hem birleşip, güçlenip millet olabilir, hem de bölünüp, güçsüzleşip, daha güçlü toplumlara yem olabiliriz.

Son zamanlarda, mahalli dilleri, agızları ön plana çıkarmak isteyenler, ya bilerek ya da bilmeyerek mensubu veya düşmanı oldukları toplumları bölmeye, güçsüzleştirmeye çalışmaktadırlar. Mahalli diller ve agızlar elbette dünya durdukça olacaktır. Ama, unutmayalım ki, küçülen dünyamızda, insanlıgın tek ve ortak bir dile ihtiyaç duydugu bir sırada, insanları, dil farklılıgını ileri sürerek kabile hayatına dogru sürüklemek istemenin, haklı bir davranış oldugunu düşünmek, pek akıllıca bir tutum olmasa gerek.

Mahalli dilleri ve agızları elbette araştıracagız ve yeterince ögrenecegiz; bunlar bize zevkli anlar yaşatacak bir takı, bir parföm, bir süs eşyası gibi lükslerimiz arasında yer alabilir. Ancak, hayatımızı kolaylaştırmakta kullanmayı düşündügümüz bir eşyayı alırken nasıl geliştirilmiş ve yaygın bir standart arıyorsak, dünyaca -en azından ülkece- tanınmış markalara ihtiyaç duyuyorsak; etkin bir hayat yaşayabilmemiz için, daha yaygın kullanılan standart dillere de ihtiyacımız vardır. Türkiye için söylüyorum. Toplumun bir kesimi, daha geniş ufuklu, daha etkin bir hayat sürmek için, STT'ni; hatta, daha zengin bir bilgi birikimi sundukları için başta Amerikan İngilizcesi olmak üzere diger gelişmiş kültür dillerini ögrenmege çabalarken, diger bir kesimini kimlik kazandırma bahanesiyle en yüce kimlik olan insan olma kimliginden çıkarıp bölerek etnik degerler içerisine hapsetmeyi istemek haksızlık degil midir?! Kaldı ki, bir kimsenin etnik kökenini somut delillerle kanıtlamak bugünün genetik biliminin en gelişmiş teknolojisiyle bile imkansızdır. Bu bakımdan, millet olmak için etnik köken olgusunun degeri, bir masaldan, bir efsaneden, bir duygusal egilimden fazla degildir. Şimdi soracaksınız. ""Millet olmak için, önce, dil birligi yetersizdir." dediniz. "Şimdi de, etnik kökenin ise hiç önemi yoktur." diyorsunuz. Peki, millet olmak için sizce gerekli olan nedir?" Evet, günümüz dünyasında, aklı başında kimselere, bir ülkenin vatandaşı oldugunu kabul etmek, o ülkenin vatandaşlarıyla ön koşulsuz dayanışma içinde olmak, o ülkeyi yaşanılacak en iyi, en gelişmiş ülke haline getirmek ve o ülkede yaşayan insanları başka ülkelerde yaşayan insanlara imrendirmemek -yani insanı ülkeye küstürmemek- için çalışmak bir millet olmanın gerekli ve yeter şartı olmalıdır.

Dillerin degişim ve gelişiminde bir yandan, somut düzeyde, maddi hayatın gelişmesi etkili olurken; diger yandan, soyut düzeyde, manevi hayatın, yani toplumların degişen sosyokültürel yapılarının da oldukça derin etkileri görülür. Dünyamızda, birkaç yüzyıl öncesine kadar, manevi hayat, toplumların benimsedigi dinle belirlenirken, daha sonra, daha çok dünya hayatını düzenlemeyi amaç edinen sosyal ve politik akımların etki alanına girmiştir. Dinin etkili oldugu devirde okur yazarlık ve bilim din adamlarının tekelinde bulundugu için dili de daha çok din adamları yönlendirip geliştiriyorlardı. Bir örnekle açıklarsak. Avrupada, bir yandan Katolik kilisesinin dili olan Latince, Batı Avrupadaki Hıristiyanlıgın Katolik mezhebini seçen halkların dilini etkilerken; Ortodoks kilisesinin dili sayılan Grekçe de, Ortodoks olan Dogu Avrupa halklarının dillerini etkilemekteydi. Bu yüzden, Galyalıların dili hızla degişerek Latin kökenli dil ögelerinin agırlıklı oldugu bugünki Fransızcayı meydana getirmişti. Dogu Avrupanın Slav kavimlerinin kullandıgı Kiril harfleri Grek alfabesinden uyarlandıgı gibi, Grekçe de bu kavimlerin dilleri üzerinde etkili olmuştu. Tabii, Hıristiyanlık öncesinde, Grekçenin, Latince üzerindeki etkisi de yine inanç sistemlerinin geçişiyle açıklanabilir.

2. Türkçenin Dünü

Bu uzunca girişten sonra, artık asıl konumuza başlayabiliriz. Önce, Türkçenin dününü, yani ilk yazılı metinlerinden günümüze gelinceye kadar olan gelişme safhalarını imkanlarımız elverdigi ölçüde ele alalım. Bu konuda ana başlıklarımız şunlar olacaktır.

1. 1. Derilme Devresi (Köktürk Kaganlıgı; Şaman kültürü; Köktürk yazı dili ve alfabesi.)
2. 1. Dagılma Devresi (Uygur Devleti; Budist, Maniheist, Brahmi, Zerdüşt, Hıristiyan ve diger inanç sistemleriyle ilgili kültürler; Uygur yazı dilleri; Sogot-Uygur, Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet ve diger alfabeler.)
3. 2. Derilme Devresi (Karahanlı, Selçuklu, Çagatay, Osmanlı gibi Türk İslam devletleri; İslam kültürü; Sözkonusu devletlerin biribirleriyle ilişkili yazı dilleri; Arap alfabesi.)
4. 2. Dagılma Devresi (Gerileme dönemi Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Türk Cumhuriyetleri devletleri; degişik sosyal, siyasi kültürler; biribirinden hemen hemen habersiz gelişen yazı dilleri; Arap, Latin, Kiril alfabeleri.)

1. Derilme Devresi:

Orta Asyanın Altay kavimlerinden olan Türklerin diline gelince, elimizde dogrudan Türkçe yazılmış kaynak bulunmayan devreleri ister istemez bir yana bırakarak diyebiliriz ki; 7. yüzyılda, son defa, Kutlug (İlteriş) Kaganın öncülügüyle, daha önce birkaç defa dağıdıklarını bildigimiz Türk dilli halklar toplanarak Köktürk Devletini yeniden kurdukları zaman, bunların kendilerine has Şamanlık diye anılan tek tanrılı bir dinleri vardı. Türkçe, yogun kültürel ve siyasi ilişkiler içinde bulundukları başta Çinliler olmak üzere çevre ülkelerde yaşayan kavimlerin konuşmakta oldukları dillerinden etkileniyor ve büyük bir ihtimalle onları da etkiliyordu. Ancak, Bu devrede Türk dili, Türklerin, tek bir merkez (Ötüken) etrafında toplanmış olmaları, tutarlılıgı tartışmalı da olsa, Köktürk alfabesi dedigimiz ve kullanım tarzından en az bin yıllık bir geçmişi olabilecegini tahmin ettigimiz bir alfabeyle yazılan tek bir yazı dili sergiliyordu.

1. Dagılma Devresi:

8. yüzyılın ortalarına dogru Uygurlar Köktürk hakimiyetine son verdiler. Türk dilli halkların önemli bir kesimi artık göçebeligi ve Ötüken'i terk etmiş, Tarım havzasında şehirler kurarak yerleşik hayata geçmişti. Başta Budhizm (Burkancılık) olmak üzere Mani, Zerdüşt, Hıristiyanlık gibi çeşitli dinler Türkler arasında yayılmaya başlamıştı. Her gelen din kendi terminolojisini, hatta kendi alfabesini de beraberinde getiriyordu. Köktürk harfleri hemen hemen unutulmuş, Sogotlardan alınan Uygur alfabesi dedigimiz alfabe başta olmak üzere Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet alfabeleri kullanılarak çogunlukla çeşitli dini eserler Türkçeye çevriliyor; bu çevirilerle Türkçeye, yüzlerce kavramı karşılayan kelime giriyor. Bunların önemli bir kısmına Türkçe karşılıklar bulunmuş olsa bile dilin sadeliginin kayboldugu açıkça görülüyordu. Alıntılar bazan sözdizimi düzeyine bile ulaşıyordu.

2. Derilme Devresi:

10. yüzyıldan itibaren Türkler arasında İslamiyet hızla yayılmaya başladı. Batıdan, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük gibi İran üzerinden gelen İslamiyet, bugün de sürmekte olan Türklerin Batıya yönelişini başlatmış oluyordu. İslamiyetin ilk terminolojisi, Türklerden önce İslamiyeti kabul etmiş olan Farslardan alındı. Daha sonra, Araplarla tanışıldı. İslamiyetin kabulüyle Türk edebiyatının dili Farsçanın, biliminin dili Arapçanın etkisine girdi. Bu iki dilden yapılan alıntılar da zaman zaman Türkçenin sözdizimini etkileyecek düzeye ulaşmıştır. 10. yüzyıldan beri kullanılmakta olan Arap harfleri 20. yüzyıla kadar Türk dünyasının ortak alfabesini oluşturdu. Anadolunun fethiyle Türkçeye başta Rumca olmak üzere Anadoludaki toplulukların dillerinden de kelimeler girmeye başladı. Özellikle deniz ve deniz ürünleriyle ilgili kelimeler Rumcadan alındı. Osmanlı devleti İmparatorluga dönüşünce ulaştıgı her yerden yeni kavramları karşılamak üzere yeni kelimeler Türkçeye akmaya başladı. Osmanlı donanması İtalyancadan, diplomasisi Fransızcadan birçok kelimenin Türkçeye girmesine kapıları açtı. 20. yüzyıla gelindiginde, tesbiti güç bir kelime hazinesi ve içinden çıkılmaz sözdizimiyle Osmanlı Türkçesi bütün Türk dünyasında agırlıgını koymuş bulunuyordu. İstanbul'da basılan bir kitap Üsküp'te, Kahire'de, Semerkant'ta, Belh'de müşteri buluyordu.

2. Dagılma Devresi:

20. yüzyılın başlarında, 1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorlugunun sonunu noktaladı. Türk Dünyası dagılmış, Türkiye cumhuriyeti dışında kalan Türkler ya uzak ülkelerde hakları korunamaz azınlık durumuna düşmüş; Yugoslavyada, Macaristanda, Kıbrısta oldugu gibi; ya da Türkiye Cumhuriyetinin varlıgını kendisi için bir tehlike olarak gören komşu ülkelerde baskı altına alınmıştı; Sovyetlerde, Yunanistanda, Bulgaristanda, Suriye, İrak ve İranda oldugu gibi. Artık, her Türk toplulugu kendi kaderiyle başbaşaydı. Tek bagımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türklere, kendi dillerinde egitim ve ögretim yapma hakkı bile, onları geri bırakacak şartlardan birisi olarak veriliyordu. Bulundukları ülkelerin standart dilinde ögretim görmeleri sınırlanıyor. Biribirleriyle temasta bulunup üst düzeyde egitim ve ögretim kurumları kurmaları, biribirlerine kitap, dergi, gazete, ögrenci ve ögretim üyesi göndermeleri yasaklanıyor; özellikle o güne kadar yazı dili olarak gelişmemiş mahalli dilleri bir lütufmuş gibi yazı dili haline getirilerek önlerine konuluyor; onları kabile düzeyine indirmek için insan hakları adı altında mümkün olan herşey yapılıyordu. Böylece dünyaya açılmaları, özellikle Türkiye Cumhuriyetiyle ilişkiye girmeleri sözde etnik kimliklerini koruma bahanesiyle önleniyordu. Her biri degişik anlayışlarla düzenlenmiş Arap, Latin ve Kiril harfli alfabelerle basılmış yayınlar, bir topluluktan digerine kazara ulaşsa bile, okunması özel bir bilgi gerektirdigi için bir işe yaramıyordu. Özellikle, biz, Sovyet Türk Cumhuriyetlerindeki yazarları, İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinden; onlar bizim yazarlarımızı Rusçadan bulabildigimiz kadarıyla okuyabiliyorduk.

3. Türkçenin Bugünü:


3. Derilme Devresi (Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk Federe Cumhuriyeti, Orta Asya Bagımsız Türk Cumhuriyetleri; İslam kültürünü demokratik ve laik bir anlayışla yorumlama; ortak bir yazı dili geliştirme egilimi; Latin alfabesine yöneliş.)

3. Derilme Devresi:

Şu sıralarda 20. yüzyılın son çegregini tüketmek üzereyiz. Gelişen haberleşme imkanları bilgilenmeye konulan bütün engelleri tek tek yıkıp devirmekte. Yasaksız, gerçek bir yarışın başla komutu verildi bile. Türkçe dünya üzerinde konuşulmakta olan 3000'i aşkın dil arasında, oldukça zengin bir kütüphanesi olan, bilinen1500 yıllık kesintisiz tarihiyle, altı kıtadan ikisine yayılmış sayılı konuşma ve yazı dillerinden biridir. Aralarındaki sosyokültürel ve ekonomik ilişkileri sınırlayan siyasi engellerin hemen hemen ortadan kalkmış olmasıyla, bugün Türkçe konuşanlar, Türk dilli halklar biribirlerini görme, duyma ve dinleme imkanına sahip oldular. Ortak bir Türkçe, en azından ortak bir yazı dili oluşturmak için, ortak bir alfabenin ve ortak bir sözlügün oluşturulmasına çalışıyorlar. Bin yıldan beri yüzde doksanı aşkınının benimsedigi İslam kültürünü çagdaş bir şekilde, demokratik ve laik bir anlayışla yorumlayarak kültürel yakınlaşmanın temellerini atıyorlar.

4. Türkçenin yarını:

Türk dilli halkların bu çabaları başarıya ulaşırsa, bu sadece kendilerinin yararına degil, bütün insanlıgın yararına olacaktır. Hangisi olursa olsun, iyi kullanılan dil dostlukları ve dayanışmaları kurmanın en iyi aracıdır. İnsanlık yüzyıllardan beri ögrenilmesi ve kullanımı kolay ortak bir dil arayışı içindedir. Esperanto, Volepuk, Interlingua gibi suni dillerle karşılaştırıldıgında, özellikle, Stadart Türkiye Türkçesi (STT) tabii bir dil olarak böyle bir dil olmaya adaydır. O, karmaşık bogumlanma özellikleri gerektiren ara seslere hemen hiç bilgi yüklememiş yalın bir fonolojinin sahibidir. Türkçeyi ögrenmiş yabancıların, onu ne kadar bozuk telaffuz ederlerse etsinler, söylediklerini oldukça kolay anlamamızın sebebi budur. Sözdizimi, "belirten öge bir anlam ögesiyse belirttigi anlam ögesinden önce; belirten öge bir görev ögesiyse belirttigi anlam ögesinden sonra getirilir; ancak, görevi işaretli anlam ögelerinin biribiriyle yer degiştirmesine müsaade edilir." şeklinde tarif edecegimiz basit bir temel kurala (postülata) baglanmıştır. Biribirini tamamlayan bu sesbilimsel (fonolojik) ve sözdizimsel (sentaktik) iki yapı özelligi, her düzeydeki uyumları azaltmış ve basitleştirmiştir. Cinsiyet, kemiyet, keyfiyet uyumlarının en alt düzeyde oluşu, dil olarak Türkçenin kavranmasını kolaylaştırmıştır. Bu dilin, her dilden kolayca kelime alabilir ve aldıklarını fazla degişiklige ugratmadan kullanıma sunabilir olması da bir dünya dilinden beklenecek en önemli özelligidir. Doguşundan günümüze kadar, hemen hemen Avrasyanın bütün dillerinden çeşitli dil ögeleri almış olmasına ragmen ilk günki canlılıgını ve tazeligini yitirmemiştir. Görev ögelerinin, yani ek ve edatlarının yazımına getirilecek basitleştirici birkaç standartla yazı dili olarak da hızla gelişme imkanını bulacaktır.

Sözlerimi günümüz Azerbaycan şairi Bahtiyar Vahabzade'nin mısralariyle bitiriyorum. Vahabzade Türkçe için şöyle diyor:

Dil açanda ilk defe "ana" söyleyirik biz,
"Ana dili" adlanır bizim ilk dersliyimiz.
İlk mahnımız laylanı anamız öz südüyle
İçirir ruhumuza bu dilde gile-gile.

Bu dil - bizim ruhumuz, éşgimiz, canımızdır,
Bu dil - birbirimizle ehdi-péymanımızdır.
Bu dil - tanıtmış bize bu dünyada her şéyi
Bu dil - ecdadımızın bize miras vérdiyi
Giymetli xezinedir... onu gözlerimiztek
Goruyub, nesillere biz de hediyye vérek...

BEN ÖĞRETMENİM


BEN ÖĞRETMENİM

Ben öğretmenim…


Avucumda uçmaya hazırlanan kelebekler, derilmeyi bekleyen çiçekler…

Henüz beyazını, yeşilini, mavisini giymemiş; şapkasını, rütbesini almamış…

İşte karşımda duruyor hepsi…

Onlar geleceğimizin umudu, onlar güzel yarınlarımızın teminatı…

Yardım istiyor benden: “Hadi öğretmenim, bilginle taçlandır; tavrınla, görgünle, davranışlarınla yoğur, eğit beni…

Hepsinin ışıl ışıl gözleri, pırıl pırıl yüzleri…

Sevgiyi görürüm gözlerinde, saygıyı ve de hürmeti…

Binlerce çocuğu olan bir anneyim ben, bir babayım…

Ben öğretmenim…





Kiminiz Mehmet, kiminiz Melis…

Yarın ise olacak kiminiz doktor kiminiz mühendis, hemşire, polis…

Ben örerim ilmek ilmek, ben dokurum desen desen, renk renk ülkemin umut kapısını…

Dikerim bayrağımı sonra, küçük kalplerin büyük ve yüksek burçlarına…

Gezerim göçmen kuşlar misali yurdumun dört tarafını, tutkuyla bağlıyım onun dağına, taşına…





Ben öğretmenim… Hani Başöğretmen Atatürk’ün “Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” dediği; bir harf öğretince kırk yıl kölesi olunan; ulusları kurtaran; fedakâr; sanatkâr; eserine kıymet biçilemeyen; barışın, huzurun, başarının sihirli değneğini elinde tutan…

Erdem ve bilgeliktir kılavuzum ve servetim. Mesleklerin en onurlusu, en anlamlısı, en kutsalı, en gururlusu benim. Çünkü ben öğretmenim…

ARİFE GÜLSÜN

14 Tem 2009

Cümlede Anlam

Cümlede Anlam

Cümle, yargı bildiren sözcük ya da söz öbeğidir. Bir sözün yargı bildirmesi, şahıs ve kip bildirecek biçimde çekimlenmesine bağlıdır. Bu özelliği gösteren tek bir sözcük cümle olabileceği gibi birbirini tamamlayan birçok sözcük de cümle özelliği gösterebilir. Yani “geliyorum”, “hastayım” sözleri de cümledir; “Dün seni okulun bahçesinde arkadaşlarınla gezerken görmüştüm.” de cümledir. Daha uzun cümleler de kurulabilir.

Bizim burada üzerinde duracağımız konu cümlenin yapısal özellikleri değil anlamlarıdır. Sınavlarda çıkan cümle anlamıyla ilgili soruları iki grupta değerlendirebiliriz. Birincisi cümlelerin anlamca eşleştirilmesi şeklindedir. Bir bilgi gerektirmeyen bu tür soruların çözümünde cümlelerin ifade ettiği anlamların iyi kavranması gerekir. Kimi zaman ise bu şekilde eşleştirme sorulmaz da cümlede anlatılmak istenenin ne olduğu, sözü edilen düşünceyle, hangi cümlenin aynı doğrultuda olduğu ya da sözü edilen düşünceyle hangi cümlenin çeliştiği sorulabilir.


Bazı cümle anlamı soruları da cümle tamamlama biçiminde olabilir.

İkinci grup cümle anlamı soruları ise kavramlar ve duygularla ilgilidir. “Tanım, üslup, değerlendirme, öznellik, nesnellik, karşıtlık, eşitlik, karşılaştırma, önyargı, neden-sonuç, koşula bağlılık, beğenme…” sorulan kavram ve duygulardan bazılarıdır. Bunlardan önemli gördüklerimizi açıklayarak konuyu pekiştirelim.


TANIMLAMA


Bir şeyin ne olduğunu anlatan cümleler tanım cümleleridir. Bu tür cümleler “Bu nedir?” sorusuna cevap verir. Örneğin, “Sözcük, dilin anlamlı en küçük parçasıdır.” cümlesinde tanım yapılmıştır. Çünkü, “Sözcük nedir?” sorusuna cevap verir.


ÜSLUP


Sanatçının dili kullanma biçimi, anlatım şekli üslupla ilgilidir. Cümlelerin uzunluğu, kısalığı, sözcük seçimi, sanatlı ya da yalın oluş, sanatçının üslubunu ortaya koyar. Örneğin, “Sanatçı eserinde gerçekleri dile getirir.” cümlesi üslupla ilgili değildir. Çünkü anlatımdan söz edilmemiş. Ancak “Sanatçı, eserinde gerçekleri kısa, yalın cümlelerle dile getirmiş.” sözü üslupla ilgilidir.


KARŞILAŞTIRMA


Bir düşünceyi ya da kavramı daha anlaşılır hale getirmek için onu başka bir düşünce ya da kavramla herhangi bir yönden değerlendirmeye denir. Karşılaştırma, ortak ya da farklı yönlerden yapılabilir. Örneğin “Ahmet’in boyu Ali kadar uzundur.” cümlesinde Ahmet ve Ali boyları yönünden karşılaştırılmışlardır. “Ali, Ahmet’ten çalışkandır.” cümlesi de bir karşılaştırmadır. Karşılaştırma çalışkanlık yönünden yapılmış. “Ahmet gezmeyi çok sever, Ali ise ders çalışmayı tercih eder.” cümlesinde de karşılaştırma vardır. Ali ve Ahmet sevdikleri durumlar yönünden karşılaştırılmışlardır.






Karşılaştırmayla benzetmeyi karıştırmamalıyız. Karşılaştırmada üstünlük, aşağılık ya da aynı seviyede olmak gibi bir derecelendirme vardır. Benzetmede bu görülmez. “O aslan gibi bir delikanlıdır.” cümlesinde benzetme vardır. Ancak “O aslan kadar güçlüdür.” cümlesinde karşılaştırma vardır; çünkü birincisinde benzerlik, ikincisinde derecelendirme söz konusudur.




ÖZNELLİK VE NESNELLİK


Kimi yargıların kişiden kişiye değişen göreli bir yanı vardır. Bu yargıların doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanamaz. Söyleyenin yorumunu içeren bu tür yargılara öznel yargılar denir. Örneğin “En beğenilen edebiyat türü romandır.” cümlesinde beğeni ifadesi, söyleyenin yorumuna bağlıdır ve bu yorum kişiden kişiye değişir.






Doğruluğu ya da yanlışlığı kişiden kişiye değişmeyen, kanıtlanabilir bir bilgi özelliği taşıyan ve söyleyenin yorumunu içermeyen yargılar ise nesneldir. Örneğin, “En çok satan romanlar aşk romanlarıdır.” cümlesi nesneldir. Çünkü satış rakamları incelenerek kanıtlanabilecek bir bilgi cümlesidir.


DEĞERLENDİRME


Bir sanat eserinin, sanatçının ya da herhangi bir durumun iyi ya da kötü yönlerini ortaya koymaya veya özelliklerini belirlemeye değerlendirme denir. Değerlendirmeler öznel ya da nesnel nitelik gösterebilir. Örneğin “Sanatçı şiirinde yabancı sözcüklere hiç yer vermemiş.” cümlesi nesnel bir değerlendirmedir. Ancak “Şiirde her insanı derinden etkileyen hayal alemlerine yer verilmiş.” cümlesi öznel bir değerlendirmedir.



Değerlendirme belli bir eser, kişi ya da durum üzerine yapılır ve genel kanı niteliği taşımaz.



KOŞULA BAĞLILIK


Bir eylemin ya da durumun gerçekleşebilmesi için önceden olması gereken başka bir durumun varlığı, koşula bağlılıktır. Örneğin “Sizinle gelirim, ama önce bu işi bitirmeme yardım ederseniz.” cümlesinde “gelme” eyleminin olması “yardım etme” eyleminin gerçekleşmesine bağlıdır. Koşul olarak ileri sürülen durum gerçekleşmezse sonuç olacak durum da gerçekleşmez. Cümledeki koşulu bulabilmek için yükleme “hangi şartla, hangi taktirde” gibi sorular sorulabilir.


NEDEN - SONUÇ


Bir eylemin hangi gerekçeyle ya da hangi nedenden dolayı yapıldığını bildiren cümlelerde neden-sonuç ilgisi vardır. Bunu bulmak için yükleme “niçin” sorusu sorulabilir. Bu tür sorularda neden-sonuç sorulabileceği gibi hangi gerekçeyle yapıldığı da sorulabilir..

Paragrafta Anlam

Paragraf


Paragraf, bir düşünceyi tam olarak anlatabilmek için bir araya getirilen cümleler topluluğudur. Yani paragrafın bütün cümleleri aynı konuyu işler ve aynı düşünceyi açıklar ya da destekler. Tek bir düşünce etrafında oluştuğundan kendi içinde bir bütünlük gösterir; kendinden önceki ya da sonraki paragraflara bir bağlılık göstermez.

Bu konudaki sorular paragrafın değişik özellikleriyle ilgilidir. Genellikle paragrafın ana düşüncesi, yardımcı düşünceleri, konusu, başlığı sorulur ya da paragrafın oluşturulmasıyla ilgili özellikler üzerinde durulur. Bir veya iki tane soruda da paragrafın anlatımıyla ilgili bilgiler sorulabilir.


Paragraf sorularının çözümünde bazı noktalara dikkat etmeliyiz. Bunlardan en önemlisi paragrafa yorum karıştırmamaktır. Paragrafı okurken önyargılarımızı, kabullerimizi bir kenara bırakıp paragrafta sözü edilenler üzerinde durmalıyız. Bazen bize göre çok yanlış bir düşüncenin doğruluğu savunulabilir. Paragrafta ne savunulursa onun doğru olduğu kabullenilerek soruya yaklaşmak gerekir.


PARAGRAFIN KONUSU


Paragrafta hakkında söz söylenen düşünce, olay ya da durumlar konuyu verir. Konuyu bulmak için “Parçada neden söz ediliyor?” diye sorabiliriz. Yani üzerinde durulan neyse konu da odur. Bununla ilgili sorular değişik soru kökleriyle karşımıza çıkar.






“Bu parçada aşağıdakilerden hangisinden söz edilmektedir?”






“Bu parçanın konusu aşağıdakilerden hangisidir?”






“Bu parçada aşağıdakilerden hangisinden yakınılmaktadır?”






gibi sorular konuyu sorar.






Parçada konuyu soran bir diğer soru şekli de paragrafın bir soruya cevap olarak verilmesidir. Elbette bunlarda yazara sorulan sorunun konusu neyse cevap da o konuda olacaktır.






Konumuzun paragraf olması, konu, başlık, anadüşünce vs. gibi soruların sadece paragraftan olacağı anlamına gelmez. Bazen bir şiir parçası verilerek de bu tür özellikler sorulabilir.


PARAGRAFIN BAŞLIĞI


Paragrafın bir düşünce etrafında döndüğünü ve daima bir konudan söz ettiğini söylemiştik. Bir bakıma paragraf, bir makalenin, bir denemenin, bir fıkranın küçültülmüş şekli gibidir. Öyleyse nasıl bu tür yazıların bir başlığı varsa, paragrafın da bir başlığı olur. Ancak yazı başlıklarının dikkati çekme, ilgi uyandırma ya da şaşırtma gibi özellikleri vardır. Oysa paragrafın başlığı bu amaçla seçilmez. Konuyu en iyi şekilde yansıtan bir veya birkaç söz başlık olarak belirlenir.





PARAGRAFIN ANADÜŞÜNCESİ


Anadüşünce, parçada yazarın okuyucuya vermek istediği mesajdır. Buna yazarın paragrafı yazma amacı da diyebiliriz. Her paragrafın belli bir anadüşüncesi vardır. Bu düşünce bazen paragrafın herhangi bir yerinde bir cümle halinde verilir. Diğer cümleler bu düşünceyi açıklar ya da destekler. Bazen ise belli bir cümleyle verilmez, paragrafın bütününe sindirilir.






Paragrafın anadüşüncesini bulabilmek için kendimize “Yazar bu parçayı hangi amaçla yazdı?”, “Bize ne demek istedi?” gibi soruları sorabiliriz.






Anadüşünce, değişik soru biçimleriyle karşımıza çıkar.






“Bu paragrafın anadüşüncesi aşağıdakilerden hangisidir?”






“Bu paragrafta anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?”






“Bu parçada aşağıdakilerden hangisi vurgulanmıştır?”






gibi sorular anadüşüncenin sorulduğu soru tiplerinden bazılarıdır.






Anadüşünceyi veren cümleler kesin bir yargı bildirir, açık ve anlaşılır bir anlam taşır.






Anadüşünce, parçada sözü edilenleri en kapsamlı bir biçimde bildirir. Parçada olmayan konular anadüşünce içinde yer almayacağı gibi, parçanın bir kısmını bildiren cümleler de anadüşünceyi vermez. Parçanın tümünü kapsayacak biçimde olması gerekir onun.






“Bir dilin söz dağarcığıyla o dili konuşan toplumun yaşama biçimi arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Sözgelimi sözcük sayısı Türkçeye oranla çok fazla olan İngilizcede yeşil için birkaç sözcük bulunurken, Türkçede, doğayla içli dışlı olmanın bir sonucu olarak yosun yeşili, çağla yeşili, tirşe, ördekbaşı gibi birçok sözcük vardır. Bunun gibi, söz dağarcığını oluşturan öğelerin somutluğu, soyutluğu da yine toplumun yaşama biçimine bağlıdır.”






Yukarıdaki parçaya baktığımızda toplumun yaşayış biçimiyle söz dağarcığı arasında ilgi kurulduğunu görürüz. Yazar bize vermek istediği mesajı ilk cümlede vermiş. Daha sonra “sözgelimi” diyerek ileri sürdüğü bu düşünceyi örneklendirmiş. İlk cümlenin genel ve kesin bir yargı bildirmesi de anadüşünceyi vermesinin diğer bu yanıdır. Bu parçadan “Türkler doğayla iç içe yaşadığı için doğayla ilgili birçok sözcüğe sahiptir.” yargısını çıkarabiliriz. Ancak bu yargı anadüşünce olmaz; çünkü parçanın sadece bir kısmını karşılar. “Söz dağarcığının genişliği toplulukların gelişmişlik düzeyini gösterir.” gibi bir yargı ise gerçekte doğru olsa bile parçada sözü edilmediğinden parçanın anadüşüncesi olamaz.


PARAGRAFIN YARDIMCI DÜŞÜNCELERİ


Her paragrafın tek bir konu üzerinde durduğunu ve bir anadüşünce etrafında döndüğünü söylemiştik. Paragrafta bunun dışında, anadüşüncenin daha iyi açıklanmasını sağlayan, onu daha belirgin hale getiren, işlediği konunun sınırlarını çizen düşünceler de vardır. Bu düşüncelere de paragrafın yardımcı düşünceleri denir. Bir paragrafta anadüşünce bir tane iken yardımcı düşünce sayısı birden fazla olabilir.






Yardımcı düşünceyle ilgili sorular çoğu zaman olumsuz biçimdedir.






“Bu paragraftan aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?”






“Bu paragrafta aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?”






“Bu parçadan aşağıdakilerden hangisine ulaşılamaz?”






gibi sorular hep yardımcı düşünceleri sormaktadır. Bir parça üzerinde yardımcı düşünceleri inceleyelim.






Gündelik dil bilincimiz ile algımız, ister istemez birtakım toplumsal kalıplarla koşullanmıştır. Oysa şiirin, öykünün, romanın sunduğu kurmaca dünya, bizim yeni bir algı durumuna girmemizi gerektirir. Gerçekte, okuma sırasında bir beklentiden ötekine, bir varsayımdan ötekine geçerek sürdürdüğümüz bilinç etkinliği, bu yeni algı konumunun aranışından başka bir şey değildir. Haşim’in şiirindeki karanfil, bizim gündelik deneylerimizden tanıdığımız karanfil olmaktan çok uzaktır.”






Şimdi bu parçadan hangi düşüncelerin çıkabileceğine bakalım.






1. Toplumsal kalıplar algımızı ve bilincimizi koşullandırır.



2. Şiir, öykü, roman gibi türler bize kurmaca bir dünyanın kapılarını açar.



3. Şiirin kurduğu dünya ile romanınki birbirinden oldukça farklıdır.



4. Okuma sırasında bilinç etkinliğimiz sürekli değişir.



5. Şiirin etkileme gücü, düzyazıdan daha çoktur.



6. Gündelik hayatta karşılaştığımız nesneler, şiirde karşımıza farklı nesneler olarak çıkabilir.



7. Haşim şiirinde karanfili en güzel biçimde betimlemiştir.






Parçayı incelediğimizde, şiirle romanın karşılaştırmasının yapılmadığını görürüz. Öyleyse c’deki cümle parçadan çıkmaz. Eserlerin etkileme gücünden söz edilmediğinden e, Haşim’in karanfili nasıl betimlediğinden söz edilmediğinden g parçadan çıkarılamaz. Diğerlerine ise parçada yer verilmiştir.


PARAGRAFIN YAPISI



Paragrafın; bir makalenin, denemenin ya da başka bir yazının küçültülmüş biçimi olduğunu önceki sayımızda söylemiştik. Nasıl bu tür yazıların giriş, gelişme ve sonuç bölümleri varsa, bir paragrafın da bu tür bölümleri vardır. İşte paragrafın yapısıyla ilgili sorular böyle bir bölümlemeyi ortaya çıkarmak için sorulur.






Paragrafın yapısı değişik soru biçimleriyle karşımıza çıkar.






* Bazı sorular paragraf oluşturmayla ilgilidir. Yani bir paragraf oluşturabilecek cümleler dağınık olarak verilir ve öğrencinin bunlardan bir paragraf oluşturması istenebilir. Bu tip sorularda cümlelerin anlamca ve yapıca birbirine bağlanabilmesi aranmalıdır.






* Bir paragraf kendi içinde bir bütünlük oluşturur. Bu yüzden kendinden önceki veya sonraki paragraflara yapıca bir bağlılık göstermez. Öyleyse paragrafın ilk cümlesi onu kendinden önceki cümlelere bağlayan herhangi bir anlam veya bağlayıcı öğe taşımamalıdır. Bir başlangıç ifade etmelidir. Aynı zamanda kendinden sonraki cümlelere de anlamca bağlılık göstermelidir.






* Paragraf tamamlamanın sorulduğu bir diğer soru tipinde de son cümle sorulur. Parçanın son cümlesi bir bitiş bildirir. Ya anlatılanlardan bir sonuç çıkarılır ya da bir olayın bitişini gösterir. Bu soruların çözümünde cümlelerin anlamca bağlılığı yanında yapısal olarak bağlanmalarına da dikkat edilmelidir.






* Son yıllarda sorulan paragraf oluşturmayla ilgili diğer bir soru tipi, paragrafın içine cümle yerleştirme şeklindedir. Bu tip sorularda cümlelerin hem anlam hem yapı bakımından uygun olduğu yer aranmalıdır.






* Gittikçe soru sayısı artan diğer bir paragraf tipi, düşüncenin akışının bozulmasıyla ilgili olanlardır. Bir paragrafın tek bir düşünceyi aktardığını, cümlelerin hep bu düşünce etrafında döndüğünü önceki bölümlerde anlatmıştık. İşte bir paragraf içinde, paragrafın düşünce bütünlüğüne uymayan cümle varsa, bu cümle anlatımın akışını bozmaktadır.






* Düşüncenin akışıyla ilgili bir diğer soru tipi de, parçanın iki paragrafa bölünebilmesiyle ilgilidir. Bu tip parçalarda, parçanın bir bölümünde bir düşünce, ikinci bölümünde başka bir düşünce işlenir.






* Bazı tip sorularda ise düşüncenin akışı cümlelerin yanlış yerde bulunmasından dolayı bozulmuştur. Bu tür sorularda numaralanmış cümlelerin uygun bir biçimde düzenlenmesi istenir.


PARAGRAFLARDA SORULAN KAVRAMLAR VE DUYGULAR


Bazı paragraf sorularında kişilerin nitelikleri üzerinde ya da yazının özellikleri üzerinde durulur. Bu tip sorularda seçeneklerde geçen kavramların duyu ve duyguların bilinmesi gerekir. Bunlardan bazıları şunlardır:






Özgünlük: Başkasına benzememe, kendine has olma demektir. Parçalarda genelde taklitçilikten kaçınma ve yenilikçi olmayla açıklanır.






Doğallık: Yapmacıksız, süs ve özentiden uzak, günlük hayatta olduğu gibi olma demektir.



Duruluk: Açık ve anlaşılır olma, kapalı ifadelerden kaçınma, söylenmek isteneni imgeler arkasına gizlemeden anlatma demektir.






Akıcılık: Okuyucuyu sıkmayan, sürükleyici bir anlatıma sahip olma demektir.






Özlülük: Az sözle çok şey ifade edebilme, sözü uzatmaktan kaçınma demektir.






Yoğunluk: Birçok anlamı bir arada verme, anlam içinde anlam bulunması demektir.






Kimi zaman da parçada ağır basan duyu ve duygular sorulabilir. Duyu ve duyguyu birbirine karıştırmamak gerekir. Duyu dışarıdaki nesneleri algılama yolumuzdur. Nesneler beş duyu organıyla algılanır. Duygu ise içimizden geçen hislerdir. Sevinç, keder, hoşgörülü olma, alçak gönüllülük…


ANLATIM BİÇİMLERİ


Paragrafta yazarın herhangi bir düşünceyi ya da durumu ortaya koyma biçimine anlatım denir. Yazar aktaracağı duruma uygun bir anlatım biçimi seçemezse, yazısının etki gücü azalır. Bir bilgiyi aktarmakla bir olayı hikaye etmek ya da bir manzarayı betimlemek farklı bir anlatım gerektirecektir.






Bu biçimleri şu şekilde açıklayabiliriz:


1. Açıklama


Öğretici özellik gösteren bir anlatım biçimidir. Yazarın amacı bilgiyi en kısa yoldan okuyucuya anlatmak olduğundan, yazar sanatlı söyleyişlere, imalı sözlere pek yer vermez. Açık, anlaşılır bir dil kullanır. Soyutluktan, kişisellikten kaçınır. Tanımlarla, örneklerle konunun en iyi biçimde anlaşılmasını sağlar. Ansiklopedilerde daha çok bu tür bir anlatım görülür.


2. Tartışma


Yazarın, bir düşüncenin, bir önerinin doğru olmadığını ortaya koymak amacıyla hazırladığı yazılarda başvurduğu bir yöntemdir. Yazar okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir üslupla yazısını oluşturur. Devrik cümlelerle, soru ve cevaplarla yazısına akıcılık kazandırır. Sonuçta burada da bilgi ortaya konmuş olabilir; ancak bir görüşün başka bir görüşe karşı savunuculuğunun yapılması onu açıklamadan ayırır. Yazar, görüşlerini inandırıcı kılmak için kanıtlama yoluna başvurur. Kanı niteliği taşıyan yargılardan kaçınır, nesnel olmaya çalışır.



3. Betimleme


Yazarın, gördüklerini okuyucunun gözünde canlanacak biçimde anlatmasıyla oluşan bir anlatım biçimidir. Betimlemede asıl olan görselliktir. Bu nedenle gözle algılanan renk ve biçim ayrıntılarına büyük yer verilir.










Betimlemeler iki grupta incelenir.


a. Ruhsal betimleme : İnsanların iç dünyasıyla tanıtıldığı, tavır ve davranışlarının ele alındığı betimleme türüdür. Görsellikten çok, izlenim ve sezginin ağır bastığı bu betimlemeler sadece insanlara özgüdür.






“İçli, çok duygulu bir adamdı; konuşurken hem ağlar hem ağlatırdı…” sözleri bu tür betimlemedir.






b. Fiziksel betimleme : Gözle görülenin anlatıldığı betimlemelerdir. Kişinin dış görünüşüyle betimlenmesi ya da dış dünyanın anlatılması bu türdendir.






Betimlemelerde yazar nesnel olabileceği gibi gözlemlerine duygularını da katabilir.


4. Öyküleme


Belli bir zaman diliminde gelişen olayların anlatıldığı durumlarda başvurulan anlatım biçimidir. Olayın olmadığı yerde öyküleme olmaz. Anlatım yönüyle betimlemeye benzer; ancak betimlemelerde yazarın izlenimleri söz konusu olduğu halde, öykülemede olayın aktarımı, durumların değişmesi, zaman süreci söz konusudur.


DÜŞÜNCEYİ GELİŞTİRME YOLLARI


Her paragrafın belli bir düşünceyi aktarmak için yazıldığını söylemiştik. Yazar bu düşünceyi okuyucuya değişik şekillerde ortaya koyarak anlatır. Burada anlatım biçimiyle düşünceyi geliştirme yollarının farklı şeyler olduğunu da söylemeliyiz. Ancak anlatım biçimi dört tane olduğundan bir soru haline getirilemez. Bu nedenle geliştirme yollarıyla birlikte sorulur.






Şimdi sorularda karşımıza çıkan “düşünceyi geliştirme yolları”nı açıklayalım.


1. Tanımlama


Kavramların tanımlar halinde verilmesi şeklinde ortaya çıkar. Tanımın ne olduğunu cümle anlamında görmüştük. Parça içinde bir tanım cümlesi varsa, tanımlama var sayılır; bütün paragrafın tanım olması gerekmez.



2. Karşılaştırma


İki farklı düşünce, kavram ya da durumun mukayese edilmesiyle ortaya çıkan bir yöntemdir. Karşılaştırmada, karşılaştırılan olgular arasında bir derecelendirme söz konusudur. Bir kavram diğerinden üstün, aşağı ya da diğeriyle aynı seviyede olması yönünden başka bir kavramla karşılaştırılır. Üslup olarak “Bu böyledir; şu ise şöyledir. “ ifadesi hakimdir.


3. Örneklendirme


Anlatılan konuyla ilgili örneklerin verilmesiyle ortaya çıkar. Konuyu daha anlaşılır ve zihinde daha iyi kalıcı bir niteliğe kavuşturur. Verilen örneğin okur tarafından bilinen, çağrışım yaptırıcı bir nitelik taşıması gerekir.



Bazen bir fıkra, bir öykücük bile örnek olarak verilebilir.


4. Tanık Gösterme


Yazarın, düşüncesini inandırıcı kılmak için, o konuda sözüne güvenilir birinin sözünü parçasına alıntı yaparak almasıyla oluşur. Genellikle bu söz tırnak içinde verilir. Sözün olmadığı yerde tanık gösterme de olmaz.



5. Benzetme


Bir olguyu anlatırken başka olgularla benzerlik kurma şeklinde oluşur. İki olgu arasında sağlam bir benzerlik olmalıdır.


6. İlişki Kurma


İki kavram arasındaki ilgiden üçüncü bir hüküm çıkarma durumudur. Genellikle kavramlar arasında ilişki kurulduğu için bu adla verilir.